Transatlantik: Trump-Netanyahu gerilimi | NATO'nun geleceği

03.06.2026 medyascope.tv

3 Haziran 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız Transatlantik’i yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Transatlantik'le karşınızdayız. Ömer Taşpınar'la başlıyoruz, Gönül Tol'un da katılmasını umuyoruz. Ben dün Ankara'da olduğum için yayını bugüne erteledik. Bugün de Gönül'ün bir toplantısı var, eğer bitirirse o da katılacak. Biz başlayalım Ömer, belki de sadece seninle bitiririz. Artık işimiz Allah'a kaldı diyelim. Önce şu Trump-Netanyahu meselesiyle girelim. Trump bir televizyon röportajında Netanyahu’ya kızdığını, bağırdığını doğrulamış, hatta kimilerine göre küfretmiş deniyor, bilmiyorum. Mesele, Netanyahu'nun Lübnan'a yönelik saldırılarını durdurmaması, İran'ın da bu nedenle müzakerelerde ayağını frene doğru getirmesi diye özetlemeye çalışsam yeterli olur mu?
Ömer Taşpınar: Kısmen yeterli olur. İran'ın müzakerelerde frene basıyor olmasının birçok nedeni var. Lübnan bunlardan bir tanesi. Bu programı seyredenler hatırlayacaklardır; ben İran'ın, en başından bu yana, rejimin ayakta kalması sayesinde hem Amerika'ya hem İsrail'e bir şekilde direnmiş olması ve karşılığında aldığı askerî şoklara (bir sürü yeri bombalandı) bir misilleme olarak Arap Körfezi'ni, özellikle de bugün yaptığı gibi Kuveyt'i, Katar'ı, Birleşik Arap Emirlikleri'ni, Suudi Arabistan'ı vurması, bu tür misilleme yapıyor olması nedeniyle üstünlüğü ele geçirdiğini söylemiştim. İran'ın üstünlüğü ele geçirmesi, asıl, Hürmüz Boğazı'nı kontrol ve abluka altına alarak da olmuştu. Bence, İran’ın diplomatik anlaşmanın çerçevesini çizme konusunda daha avantajlı olduğu ortaya çıkacak zaten. Amerika kendisi kazanmış gibi hareket etmek istiyor, ama İran da kendisinin kazandığını düşünüyor. O nedenle Lübnan boyutu önemli olmasına rağmen… Çünkü İran bir ateşkesin içine Lübnan'ı da sokuyor ve bir yandan Hizbullah'ı da biraz kollamak istiyor, ama asıl mesele Lübnan'da dönmüyor.
Programa başlarken söylediğin konu çok önemli. Yine bu programı seyredenlerden itiraz edenler oldu. Ben Amerika ile İsrail arasında bir makas açılıyor iddiasındaydım. İki ülke stratejik çıkarları konusunda aynı düşünmemeye başlayabilirler. Bu önemli bir gelişme. Daha da önemlisi, Amerikan siyasetinde, toplumunda ve medyasında İsrail'e bir tepki oluşuyor iddiasındayım ve bunu görüyorum. Ben bunu ben kendi think tank çevremde, medya çevrelerinde, toplumda, otuz yıldır Amerika'da yaşayan birisi olarak İsrail'e hiç görmediğim kadar tepki olduğunu görüyorum. Bu hayırlara vesile bir durum aslında. Çünkü Amerika'nın Ortadoğu'daki çıkarları normal şartlarda İran'la bir anlaşmaya götürebilmeli, İran'la bir anlaşma olabilmeli. Fakat İran meselesi İsrail açısından bir varoluş meselesi. İran'ın nükleere doğru gidişi, İsrail açısından tolere edilemeyecek bir durum. Her ne kadar Amerika açısından da tolere edilemeyecek olsa da Amerika, nükleer bir İran'la bence uzun dönemde caydırıcılıkla yaşamayı öğrenebilir. Ama İsrail buna yanaşmıyor ve zaten bu savaşa Trump'ı zorlayan, sokan da önemli bir oranda Netanyahu oldu. Bu savaşı bitirmek istemeyen de Netanyahu. Şu anda Lübnan'da yaptıklarıyla derinleştirmek istiyor. Trump artık Netanyahu’ya İran'ı vurdurtmuyor. Netanyahu'ya kalsa İran'ı vurmaya devam eder. Ama burada Trump bir kırmızı çizgi çekti. Ancak kırmızı çizgiyi tam olarak çekemediği ve Netanyahu'nun tam olarak anlamadığı mesele, Lübnan.
Seçimlere hazırlanan Netanyahu, Lübnan konusunda Hizbullah'ı bitirmek istiyor. Haritaya baktığımızda İsrail'in kuzey bölgesiyle Lübnan'ın güney bölgesini bir tampon şeklinde bölüp Beyrut'a kadar çıkmak istiyor. Hatta İsrail Ordusu daha önce girmediği kadar kuzeye girmiş durumda ve Netanyahu, bu hafta sonunda yine Lübnan'ı vuracağına dair açıklamalar yaparken, pazartesi günü senin de bahsettiğin Trump'ın o küfürlü konuştuğu telefon konuşması yaşandı. Burada iplerin koptuğunu söyleyemeyiz ama Trump Netanyahu'ya, belki de şu âna kadar hiç sert çıkmadığı kadar sert çıkmış oldu.
Netanyahu, Hamas'ı bitirdiği gibi Hizbullah'ı da bitirmek istiyor. Ona kalsa Beyrut'un bütün güney mahallelerini vurur. Çünkü Beyrut'un güney mahalleleri Hizbullah'ın yoğunlukta olduğu mahalleler. Zaten buradan yaklaşık bir milyon kişi çıkmış durumda. Ama İsrail hâlâ orada Lübnanlı Hizbullah militanlarının olduğunu düşünüyor ve Hamas'a karşı yaptığı türden bir savaşı Lübnan'a taşımak istiyor. Bu şartlar altında ateşkesi zorluyor tabii. Çünkü İran da durmuyor; belirli açılardan kendisi misillemelerde bulunuyor. Amerika'yla adı konmamış, devam eden bir savaş var. ‘’Ateşkes var’’ deniyor ama aslında ateşkes yok bir yandan da. Çünkü Hürmüz Körfezi, Keşm Adası ve şu anda Kuveyt'in de içinde olduğu bir savaş düşük yoğunluklu olarak devam ediyor. Ama Amerika savaşa geri döndük diyemiyor, demek istemiyor. Çünkü bu, Amerika'nın kazanacağı bir savaş değil artık. Bu konu çok önemli.
Aslında Amerika, askerî yöntemle gelebileceği yerin limitlerine geldi. Amerika askerî yöntemle İran'ı dize getirmek istiyorsa, boğazı işgal etmesi anlamına gelir. Yani, Amerika Hürmüz Körfezi'ni açmak istiyorsa orayı kara kuvvetleriyle işgal etmesi gerekiyor ve bunun bedeli de yaklaşık 150-200 bin asker olur. Ölü anlamında demiyorum. 150-200 bin askeri İran'a çıkarmak, İran topraklarını, o körfez bölümünü bir tampon bölgeyle işgal etmek, orada bir koridor oluşturmak zorunda kalır. Bunun için yaklaşık 150-200 bin asker gerekir. Bu arada tabii İran topraklarını işgal durumuna girdiği için, İran'da kara kuvvetleriyle çatışmak zorunda da kalır. Bütün bunlar Trump açısından savaşı tırmandırmak demek. O nedenle Trump şu aşamada tekrar topyekûn bir savaşa girmek istemiyor. Çünkü zaten topyekûn bir savaş vardı. İsrail ve Amerika kara işgali dışında yapabileceği her şeyi yaptı ama İran'ı dize getiremedi. Getiremediği gibi, Hürmüz Körfezi'ni kontrol eden ve şu anda Husiler üzerinden de Kızıldeniz'i, Babülmendep Boğazı’nı da abluka altına alabilecek tehditlerde bulunan bir İran var. İran kendini o kadar güçlü hissediyor ki, savaş kayıpları nedeniyle şu anda Amerika'dan tazminat istiyor. Aslında Trump 2015’tekine benzer bir nükleer anlaşmaya geri dönmek istiyor. Netanyahu bunu kesinlikle istemiyor. Bu arada bölgede Araplar da 2015 türü bir anlaşmaya geri dönülmesini istiyor. Birleşik Arap Emirlikleri belki hâlâ şahince konuşuyor ama, Suudi Arabistan, Kuveyt, Katar, tabii ki Umman, 2015'teki anlaşmaya geri dönülmesini tercih ederler. Fakat İsrail bu şartlarda bunu kabul etmek istemiyor. O nedenle Amerika ile İsrail arasında İran nedeniyle büyüyen bir krize doğru gidiyoruz.

Ruşen Çakır: Ömer, şimdi sen bunları anlatıyorsun iyi güzel ama Türkiye'de birçok kişi, ‘’ABD İsrail'e göbeğinden bağlı. Orada Yahudi lobisi var” diye düşünüyor. Hatta bu İlluminati'ye kadar da gidebilir. ‘’Ne yaparsa yapsın ne kadar sorun çıkarsa çıksın, Washington'ın tercihi yine İsrail olacaktır’’ yaklaşımı var. Bu yaklaşımın hiçbir temeli kalmıyor mu?
Ömer Taşpınar: Ezberlerin bozulması için tabii ki toplumsal değişim gerekir. Türkiye'deki o algı, zaten dünyadaki algı. Bu algının belirli bir cetveli var. Cetvelin en radikal, en uç yönünde komplo teorileri var. Komplo teorileri Rothschild’ler, beş aile, ‘’zaten dünyayı da Amerika’yı da Yahudiler yönetiyor’’ gibi kesip atan, bana göre çok değeri olmayan komplo teorileri. Cetvelin daha ortalarında, daha analitik, daha objektif düşündüğümüzde, çok güçlü bir İsrail lobisinin mevcut olduğu bariz. İsrail lobisi 1970'lerden beri Kongre üzerinde çok etkili. Fakat Türkiye'de her şeyi çok iyi bildiğini zanneden ezberin anlamadığı şu: Amerika'nın Ortadoğu politikasında İsrail'e rest çekebilen belirli dönemler vardı. Reagan, Lübnan'da bunu yaptı. Baba Bush yaptı. Yani Amerika ile İsrail arasında krizler yeni değil. Bu krizler oluyor ve bir şekilde bu krizler bitiyor. Yeni bir başkanla, yeni bir dönemle tekrar toparlanıyor ilişkiler. Çünkü Amerika-İsrail ilişkisinin toplumsal tabanı çok güçlü. Bunun temelde iki üç boyutu var.
Madem bu konuya girdik, izin ver biraz açayım; İsrail meselesinin toplumsal tabanına bakmak lazım. Bir tanesi, Evanjelist, Hristiyan sağ dediğimiz kesim. Demografik olarak Amerika'nın 6 milyonluk Yahudi nüfusundan çok daha geniş bir demografiye yayılan, 50 milyonluk bir Evanjelist, Hristiyan sağ dediğimiz kesim var. Bunlar İncil'den ve Tevrat'tan gelen, İsa Mesih'in ikinci gelişinde ‘’orada İsrailoğulları’nın olması gerekiyor’’ tezleri nedeniyle İsrail Devleti'nin yayılmacı politikalarına, orada bir İsrail Devleti'nin kurulmasına, Siyonizm’e destek veriyorlar. Türkiye'de Siyonizm’e küfür gibi bakıyorlar, ama Siyonizm dediğimiz mefhum, sonuçta Yahudi milliyetçiliği. Theodor Herzl'den, yan, on dokuzuncu yüzyılın sonundan beri nasıl bütün dünyada milliyetçilikler yayıldıysa, diasporadaki Yahudilerin de milliyetçiliği Siyon'a dönme, Kudüs'e dönme, Kudüs'ü tekrar evleri yapabilme, anavatanlarına dönebilme ütopyası. Buna da ‘’Siyonizm’’ deniyor. Bu bir nevi, içinde dinsel boyutları da olan Yahudi milliyetçiliği ve buna destek veren bir Evanjelist kesim var. Ben bunlara “Amerika'daki Hristiyan Siyonistler” diyorum. Bu insanlar çok dindar oldukları için, bir yandan da, İsa'nın bir Yahudi olan Judas tarafından öldürülmüş olmasına da inanıyorlar. Bir antisemit boyutları da var, ‘’antisemit Siyonist’’ konumundalar. Çünkü mesela çocuklarının, kızlarının bir Yahudi’yle evlenmeleri Evanjelistlerin çok hoşuna gitmez; orada bir antisemit tavır alırlar. Ama İsrail konusunda Siyonistler. Böyle garip bir durum var. ‘’Antisemit Siyonizm’’ diyorum ben buna. Bu, elli milyonluk çok önemli bir taban. Onda fazla bir kıpırdama yok.
Ama Amerika'nın daha geniş tabanında İsrail'e bakışında, İsrail'in Holokost sonrası doğmuş olması, Yahudilerin dünya tarihindeki en ciddi, en kapsamlı, bana göre siyah beyaz boyutu çok açık, pek gri tonu olmayan, Yahudilerin II. Dünya Savaşı'nda Hitler tarafından maruz kaldıkları, altı milyon Yahudi'nin öldüğü o Holokost'un bir daha gerçekleşmemesi. Yani İsrail'in kurulması ve ‘’ İsrail'e bizden ve Birleşmiş Milletlerde destek verecek başka bir ülke yok’’ diyen bir Amerikan toplumu var. Holokost'u çok yakından öğrenen, bu konularda çok ciddi filmler, belgeseller yapılmış ve bunlarla büyüyen bir jenerasyon var. O jenerasyon sürekli İsrail'e destekle büyüyor. Bu jenerasyonun içinde benim kızım da var, yirmi üç yaşında bir üniversite öğrencisiydi, şimdi çalışıyor. Fakat o jenerasyon İsrail'den kopmaya başladı. Çünkü o jenerasyon İsrail'in Gazze'de bir soykırım yaptığını düşünüyor ve görüyor. “Soykırıma maruz kalanlar bugün soykırım yapıyor” diyen bir toplumsal taban var. Özellikle akademide, üniversitelerde, sol kesimde, Demokrat Parti'nin sol kesiminde var. Bu, çok ciddi bir durum. “İsrail'le Amerika'nın arası bozulmaz” diyenleri, bunları birazcık daha derinlemesine incelemeye davet ediyorum. Bu komplocu bakış açıları zamanla değişebilir. Bu toplumsal bir değişim.
En sonuncusu da Amerika'nın çıkarları. Ülkelerin, dostluklarından çok çıkarları vardır. Amerika'nın Ortadoğu'daki çıkarlarıyla İsrail'in çıkarları arasında bir makas büyürse ve İran, Arap ülkeleri ve petrol nedeniyle bu ekonomik nedenlerle bu makas büyürse, Amerika'daki ekonomik bir krizden, enflasyondan İsrail sorumlu tutulursa, zaten Amerikan toplumunun bir kesiminde olan, hiçbir zaman bitmemiş antisemitizm de geri gelebilir. Nihayetinde bu ülkede 1970'lere kadar toplumsal tabanda çok ciddi bir antisemitizm de vardı. Mesela belirli kulüplere ‘’siyahiler ve Yahudiler başvuramaz’’ deniyordu. Yahudilere karşı bir ayrımcılık vardı Amerika'da. 1970'lere kadar devam etti. Amerika'da siyahlara karşı toplumun DNA'sında olan bir ırkçılık varsa, bunun bir kısmı da Yahudilere karşıydı. Onun tekrar canlanması için bazı nedenler oluşabilir. Onlardan bir tanesi de ekonomik kriz. Ekonomik kriz döneminde zaten bu tür günah keçileri ve en çok da Yahudiler suçlanır. Şu anda da oraya doğru bir gidişat da olabilir. Amerika'da bugün enflasyondan kim sorumlu? Ortadoğu'daki durum. Ortadoğu'daki durumdan kim sorumlu? İsrail. Bu tür bir zincirle Amerika'da antisemitizmin büyüyebileceği bir ortama girebiliriz. O yüzden izleyicilerden rica ediyorum, sürekli "Amerika'yı Yahudiler yönetiyor, bunların arası hiçbir zaman bozulmaz" demek yerine birazcık olgulara, döneme, detaylara baksınlar.

Ruşen Çakır: Ömer, son olarak NATO'yu konuşalım. Temmuz başında Ankara'da NATO Zirve’si olacak. Çok olağanüstü tedbirler alınıyor, şimdiden duyuruluyor. Kırk bin güvenlik görevlisi sahada görev yapacak, kamuya açık bütün etkinlikler durdurulacak, kamu görevlileri idari izinli sayılacak. Ama hâlâ Trump gelecek mi, gelmeyecek mi bilmiyoruz. Hatta Türkiye'de, Erdoğan’ın iç siyasette birtakım adımları atmak için NATO Zirvesi’ni beklediğine dair spekülasyonlar yapılıyor. Mesela bir baskın seçim kararı da olabilir. Hakikaten zirve önemli biliyorum, ama çok da sorun yok mu ortada?
Ömer Taşpınar: NATO şu anda tarihinin en krizli dönemlerinden birini, belki de en krizli dönemini geçiriyor. Çünkü Trump nedeniyle, NATO'da Amerika'nın liderliği, Amerika'nın, Avrupa'yı Rusya'dan koruyup korumayacağı sorgulanır hâle geldi. Hatta Amerika'nın bir çılgınlık yapıp, Avrupa topraklarından bir tanesini, Danimarka'ya ait Grönland'ı işgal edip etmeyeceği sorgulanır hâle geldi. Geçmişte de krizler oldu. Mesela Fransa NATO'dan çıktı. NATO içinde, Amerika ile Avrupa arasında 1950'lerde Süveyş Krizi gibi ciddi krizler oldu. Ama bugünkü durum biraz farklı. Çünkü şu anda Rusya, revizyonist, sert, milliyetçi Putin Rusya'sı Ukrayna'ya saldırdı; Ukrayna'nın önemli bir oranda toprağını aldı. Bu savaş yaklaşık dört yıldan beri devam ediyor. Savaşın Baltık ülkelerine, Polonya'ya, Romanya'ya sıçrama ihtimali var. Baltık bölgeleri, Romanya ve Polonya NATO üyesi. NATO'daki bu sınırdaş ülkeler, Rusya'yla son derece tedirgin ve Amerika'nın suyuna gitmeye çalışıyorlar, Amerika'ya muhtaçlar. Çünkü Rusya'nın, herhangi bir şekilde Doğu Avrupa'ya yapacağı ikinci bir saldırı karşısında Avrupa'nın, NATO dışında kendi kendine yetecek bir askerî gücü yok. O yüzden her ne kadar stratejik otonomi gibi konularda sürekli konuşuluyor olsa da, bunlar konusunda sürekli yazılar ve makaleler üretiliyor olsa da, Avrupa şu anda NATO'ya muhtaç. NATO’suz bir Avrupa savunma sistemi ortaya çıkamaz. O nedenle şu anda bir tedirginlik, bir korku var. Hatta Amerika'yla ilişkilerin nasıl devam edeceği konusunda bir panik var. NATO Genel Sekreteri ki genelde bunlar Hollanda'dan, Danimarka'dan, Amerika'ya yakın küçük Batı Avrupa ülkelerinden geliyorlar. Nedense özellikle Hollanda ve Danimarka çok fazla NATO Genel Sekreteri üretiyor.
Şu anki NATO Genel Sekreteri, eski Hollanda Başbakanı Mark Rutte. Biliyorsun bir keresinde Trump'a ‘’Baba’’ demişti. “Baba bazen müdahale eder, ‘hadi çocuklar iyi geçinin diyerek çocukları parka götürür’ demişti ve herkes “Nasıl Trump'a bu kadar köle gibi davranıyorsun? Sanki adam suratınıza tükürse yarabbi şükür diyeceksiniz” gibi Mark Rutte'ye çok kızmıştı. Ama Mark Rutte'nin yerine koyun kendinizi. NATO Genel Sekreteri'siniz. Göreviniz Amerika'yı bir şekilde NATO'nun içinde tutmak. Amerika gider mi, kaçar mı buradan, bırakır mı NATO'yu diye korkanlar var. Programın başında bahsettiğimiz İran krizinde, bir ara dedikodu oldu. Hatta Murat Yetkin programda bunu dile getirdi, Amerika NATO’dan çıkıyor mu diye de ciddi şekilde tartışıldı. Murat Yetkin diyorum, çünkü kendisi Türkiye'de saygın bir gazeteci, ciddiye alınıyor ve birden magazinvari bir şekilde ‘’Amerika NATO'dan çıkıyor konuşmaları’’ yapılmaya başlandı başladı. Türkiye'de, Avrupa'da böyle bir tartışmanın olduğu bir yerde Mark Rutte apar topar geldi, Trump'la bir kriz görüşmesi yaptı ve NATO'nun Amerika'nın arkasında olduğunu, Avrupa ülkelerinin Hürmüz Körfezi konusunda ellerinden geleni yapmaya hazır olduklarını söyledi. Bunlar gerçek krizler. Ama Trump'ın NATO’dan çıkma gibi bir niyeti olsa bile bu öyle iki dudağın arasından çıkacak bir mevzu değil. Trump üç kere “Boş ol, boş ol, boş ol diyerek ayrılamaz NATO'dan, böyle bir dünya yok. Bir kere Amerikan Senatosu'ndan üçte ikilik karar çıkması lazım ve bunu yasa hâline getiren de Amerika'nın şu anki Dışişleri Bakanı Marco Rubio. Ssenatörken bunu yapmıştı. Bu bir süreç. Böyle bir tehlike Trump altında var. Gerçekten Trump bunları söylüyor. Hep bir tedirginlik var.
Ezcümle, temmuzda yapılacak NATO Zirvesi böyle bir ortamda gerçekleşecek. Amerika daha yeni Almanya'dan beş bin asker çekti, ki bunlar taarruz taburları. Sözde bunları alıp Polonya'ya yollayacaktı. O taarruz taburlarını Polonya'ya da yollamadı. Amerika sadece “Rusya konusunda nükleer garantimiz devam ediyor” diyor. Nükleer garantimiz devam ediyor ne demek? “Konu nükleere giderse gireriz” diyor. Ama nükleere gitmezse, konvansiyonel güçlerle Rus Ordusu Romanya'ya, Estonya'ya, Litvanya'ya, Polonya'ya girse NATO ne yapacak? Amerika, Trump eğer “Ben yokum, başınızın çaresine bakın. Zaten savunma harcamalarınıza doğru dürüst para da harcamıyorsunuz. Daha yeni %3'e çıkardınız. Yüzde 5 dediğiniz hikâye, çünkü onun %2'sini siber alanda, lojistik alanında yapılan bazı altyapı harcamalarını, telekomünikasyonu, siber güvenliğini savunma harcaması diye gösteriyorsunuz. Sizler Avrupa'da doğru dürüst para harcamıyorsunuz. İşiniz gücünüz sosyal devlete para harcamak. Herkes işsizlik sigortası alıyor. Herkes bir şekilde sosyal devlette refah içinde yaşıyor. Biz Amerika olarak sizin askeriniziz burada. Sizi biz koruyacağız Rusya'dan, öyle mi? Yok böyle bir durum” dese, ne olur?
İşte NATO, böyle bir ortamda Ankara'daki zirveye gidiyor. Ortadoğu, Rusya ve Çin ile sorunlar var. Amerika'nın dikkati dağılmış durumda. Zaten dikkatini odaklayamayan, kendinden başkasını da çok fazla ciddiye almayan bir Amerikan lideri var. Bu ortamda, krizli bir zirve olabilir. Trump gelecek dedin, gelmeyebilir de. Emin değiliz. Şu anda benim duyduklarım zirveye geleceği yönünde, ama ben şöyle bir senaryoyu çok ciddi görebiliyorum. Zirveden birkaç hafta önce Macron'la veya İngiltere Başbakanıyla veya Almanya Şansölyesiyle bir kavga eder, “Ben gelmiyorum” der. Çok rahat böyle bir senaryo olur. O zaman o NATO Zirvesi de çok krizli bir zirve olur.
Son olarak ‘’Erdoğan bütün bunları kullanarak içeride eli rahat şekilde otoriterleşmeye doğru gidiyor mu?’’ konusuna geleyim. Bunun zaten böyle olduğu Ukrayna Savaşı'nın başladığından beri ortada. Türkiye'nin Batı'yla ilişkileri, Ukrayna öncesi ve Ukrayna sonrası olarak ikiye ayrılabilir bence. Amerika ve Avrupa, Rusya Ukrayna'ya girdikten sonra, Türkiye'nin Karadeniz ve Rusya politikalarına çok daha dikkat etmeye başladı ve Sezar'ın hakkı Sezar'a, Erdoğan Ukrayna ve Rusya meselesinde dengeli bir politika izledi. Hem Putin'le arasını belirli bir dengede tuttu, ama bir yandan da Ukrayna'ya şu anda belki de çok fazla anlamı kalmamış olan SİHA'ları verdi. O dönem çok önemliydi. Ama bugün Ukrayna SİHA'lar konusunda çok daha ileri bir teknolojiye geçti. Ama o kritik dönemde, Ukrayna'nın kendisini savunması gereken dönemde, Türkiye’nin verdiği SİHA'lar ve Türkiye'nin, Kırım'ın ilhakını kabul etmemesi, Ukrayna'ya çok ciddi bir destek oldu. Orada tabii belirli tarihî nedenler var. Türkiye'nin Ukrayna'ya destek veriyor olması, Ukrayna'nın NATO'ya girmesini destekliyor oluşu Amerika'da takdir topladı. Sonrasında, Türkiye’nin, İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya girmesi konusunda aldığı karar, her zaman olduğu gibi kendi ayağına dolandı. Çünkü Kürt meselesi her zaman olduğu gibi orada da stratejik hesaplarımızı karıştırdı. Kürt meselesi ve PKK nedeniyle bugün geldiğimiz noktayı düşün. Ama bundan iki yıl önce Türkiye “Stockholm'de PKK'lılar var” diye İsveç'i NATO'ya almıyordu. Böyle bir yerden, Türkiye bugün nereye geldi?
PKK ile geldiği süreci Türkiye'de senden daha iyi takip eden yok zaten. Öyle bir yere geldik ki, şu anda Türkiye, Rusya, Ukrayna ve Libya'da ve Suriye’de yaptıkları nedeniyle NATO'nun önemli bir üyesi; Batı için çok önemli bir ülke hâline geldi. Böyle bir ortamda Erdoğan'ın eli kolaylaşıyor mu, elinde daha fazla fırsat var mı istediğini yapabilmek için? Çünkü Avrupa Birliği'ne girme gibi bir dava kalmadı artık, Amerika'da da Türkiye’deki insan hakları meselesi gündemde değil. Böyle olunca Erdoğan istediği gibi at koşturabiliyor. Dış politika konusunda onu tutan bir unsur yok. Dış politika, artı pozitif Erdoğan için. İçeride yaptıkları yanına kalıyor. Çünkü kimse Türkiye'ye “Bu yaptıkların son derece otoriter, bu yakışmıyor sana. Bütün dünyada demokrasi varken sen böyle otoriterlik yapıyorsun” diyebiliyor mu? Diyemiyor. Bütün dünyada otoriterlik ve milliyetçi popülizm artmışken, Erdoğan da istediğini yapıyor. NATO Zirvesi işte bu şartlarda oluyor.
O nedenle, Erdoğan'ın CHP'ye yaptıklarını, İmamoğlu'nu hapse koyması için ‘’Trump'ın iktidarda olması iyi oldu, Biden olsaydı bunları yapamazdı’’ gibi hikâyelere ben hiç inanmıyorum. Erdoğan gerektiğinde iç politikada istediği adımları, dış politikaya rağmen atabilecek birisi. Şu anda dış politikaya rağmen atmıyor. Dış politika elini de kolaylaştırıyor. Ama bunları zaten yapardı bence. Birazcık tepki gelirdi. Burada Dışişleri Bakanlığı “Endişeyle izliyoruz” derdi. Avrupa Birliği de “Kınıyoruz” derdi, o kadar.

Ruşen Çakır: Çok teşekkürler Ömer. Gönül'ü kınıyorum, katılamadı yayınımıza, kendisine çok selamlar. ‘Transatlantik'i burada noktalayalım. İzleyicilerimize de teşekkür ederim. Haftaya tekrar buluşmak üzere.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
14.06.2026 Kimler tarihin doğru tarafında duruyor: CHP Lüleburgaz mitinginden izlenimler
13.06.2026 “Baba ocağı” diye diye…
12.06.2026 Yeni "yerli ve milli" muhalefet partisi olma yolundaki CHP
11.06.2026 Fatoş Pınar Türker'in onuru işkenceyi yendi
09.06.2026 Alişer Delek: “Kılıçdaroğlu kurultayı bir yıldan önce yapmaz”
09.06.2026 CHP son hız kopuşa gidiyor
09.06.2026 Hafta Başı (85): Özel-Kılıçdaroğlu düellosu
09.06.2026 Vahap Coşkun ile söyleşi: “İki CHP’nin bir arada durabilme ihtimali giderek azalıyor”
07.06.2026 Milli Görüş'ün yenilikçileri, CHP'nin değişimcileri
06.06.2026 CHP'nin yol ayrımı: Toplum ya da devlet
14.06.2026 Kimler tarihin doğru tarafında duruyor: CHP Lüleburgaz mitinginden izlenimler
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı